Başarı Hikayeleri|27 April 2009 15:47

Umudunu Kaybetme “The Pursuit of Happyness”

Onları dinleme yapabilirsin

Hepimizin “kaybetmek, yenilmek, hayatın pençesinde ezilmek” için nedenleri var.

Üstelik bu nedenler, donmakta olan birini uykunun çektiği gibi uyuşturucu bir mutluluğa bile çekebilir insanı.

Mücadeleyi, savaşmayı, dövüşmeyi bırakırsın.

Kendini, kendi mazeretlerinin karanlık derinliğine salarsın.

Hayatla arandaki kavgayı daha başlamadan kaybedersin.

En çok da “yenilmekten korkanlar” sever daha baÅŸtan kaybetmeyi, “yenilmemiÅŸlerdir”, sadece savaÅŸa girmemiÅŸlerdir.

Teslim olmak, yenilmekten daha iyi gelir onlara.

Bırakın savaşmayı, yenilmeyi bile beceremeyenlerin yenilgisidir bu.

Biraz zavallı görünür bu adamlar bana.

Ben savaşmayı severim, savaşanları severim, yenilmekten korkmayanları severim.

Mücadelecileri, dirençlileri, dövüşçüleri severim.

Kendi hayalini kendi yaratıp, ne olursa olsun o hayale yürüyenleri severim.

Böyle adamları benim gözümde değerli kılan onların hayalleri değildir, bazılarının hayalleri bana çok yabancıdır ama o hayale yürüyüşteki cesaret, o her şart altında dimdik duran azim, gerilememe kararlılığı çeker ilgimi.

O insanlar başarırlar.

Başarının ölçüsü de ne para, ne şöhret, ne iktidardır benim için.

Basittir benim başarı tarifim.

İnsanın hayallerini gerçekleştirmesine başarı derim ben.

Hayalinle senin arana dikilen bütün engelleri aşabilmeye.

Geçenlerde Chris Gardner’ın hikayesine rastladım.

Bir zenci.

Çocukluğu kötü geçmiş.

Babası onları terk etmiş, üvey babası çok kötü davranmış, onu ve kardeşlerini hırpalamış, annelerini dövmüş.

Daha yedi yaşındayken “çocuklarını asla bırakmayacağına” yemin etmiÅŸ.

Akıllı olduÄŸu için arkadaÅŸları buna “koca kafa” adını takmışlar.

Ama okumamış.

Gidip Deniz Kuvvetleri’ne yazılmış.

Sıhhiyeci olmuş.

Orada işleri çabuk öğrenmiş, doktorların ilgisini çekmiş.

Askerden sonra tıp okumayı düşünmüş.

Ordudan ayrılınca bir hastanede çalışmaya başlamış.

İşler iyi gidiyormuş.

EvlenmiÅŸ.

Sonra hastanede çalışmaktan vazgeçmiş.

Hastane malzemeleri satarak zengin olacağına karar vermiş.

Bu karar, onun felaketinin başlangıcı olmuş.

Bu arada bir de oÄŸlu doÄŸmuÅŸ.

Kapı kapı dolaşıp “tarayıcı” denilen bir alet satmaya uÄŸraşıyormuÅŸ doktorlara.

Ama iÅŸler iyi gitmiyormuÅŸ.

Hayat gittikçe daha zorlaşıyormuş.

Parasızlık, çocuğun yuva masrafı, biriken faturalar, ödenemeyen kira, karısının çift vardiya çalışması, tarayıcıları kimsenin almaması.

Gardner, her yandan sıkışırken bir gün elinde kocaman tarayıcısı, sırtında her zaman taşıdığı ucuz çantasıyla bir doktor randevusuna yetişmek için hızla yürüdüğü sırada kaldırımın kenarında kırmızı bir Ferrari durmuş, içinden fiyakalı genç bir adam inmiş.

Adamı durdurmuş hemen.

- Efendim, izninizle iki sorum var. Bu arabayı alabilmek için ne iş yapıyorsunuz? Bu işi nasıl yapıyorsunuz?

- Borsacıyım. Şu binada borsacı olmak isteyenler için bir kurs veriyorlar.

Gardner o anda borsacı olmaya karar vermiş.

Ve hemen binaya girip kursa katılmak istediğini söylemiş.

Kursa katılabilmek için gerekli sınavı başarmış ve mülakata girmeye hak kazanmış.

Mülakattan bir gün önce eve polisler gelmişler ve ödemediği trafik cezasından dolayı onu tutuklamışlar.

O sırada evini boyadığı için onu atleti ve eline yüzüne bulaşmış boya lekeleriyle nezarethaneye atmışlar.

Ertesi sabah karakoldan çıkıp, o haliyle koşa koşa mülakata gitmiş.

Bir borsa sınavına, atletle ve yüzünde boya lekeleriyle gelen bu genç zenciye, kurulun başkanı:

- Karşıma atletle gelen bir adamı borsacı olması için kursa kabul etsem, ne dersin, demiş.

- Herhalde çok güzel bir pantolonu vardı, derim efendim.

Bu espri üzerine onu kursa kabul etmişler.

Kurs altı ay sürecekmiş, bu sürede hiç ara vermeyeceklermiş ve sonunda aralarından sadece birini işe alacaklarmış.

Bir yandan kursa gidip, bir yandan da para kazanabilmek için “tarayıcılarını” satmaya uÄŸraşıyormuÅŸ.

Ama satamıyormuş.

Hayat daha da zorlaşmış.

Sonunda karısı onu terk etmiş..

Chris, bütün zorluklara rağmen çocuğuyla birlikte yaşamaya karar vermiş ve oğluyla ikisi baş başa kalmışlar.

Bir akşamüstü oğlunu mahalledeki basket sahasında oynamaya götürmüş.

ÇocuÄŸun bir atışını sertçe eleÅŸtirince küçük oÄŸlan “ben bu oyunu beceremeyeceÄŸim,” diye oynamaktan vazgeçmiÅŸ.

- Kendileri yapamayanlar sana, senin de yapamayacağını söylerler, demiş oğluna. Sana, ben bile yapamazsın dersem beni dinleme.

Birkaç gün sonra kirayı ödeyemedikleri için ev sahibi onları evden atmış.

Bir motele yerleÅŸmiÅŸler.

Sabahları oÄŸlunu yuvaya bırakıyor, kursa gidiyor, kursta hisse satabilmek için müşterilerle konuÅŸarak diÄŸer kursiyerleri geçmeye çalışıyor, akÅŸam yuvaya koÅŸup oÄŸlunu aldıktan sonra “tarayıcılarını” satmak için doktor muayenehanelerini dolaşıyormuÅŸ.

İşler biraz düzelmiş.

Tarayıcı satışları artmış.

Tam biraz nefes alacakken bu sefer de bir mektup gelmiÅŸ vergi dairesinden.

Ve, kazandığı bütün parayı elinden almışlar.

Satabileceği tek bir tarayıcı ve cebinde on iki dolarla kalmış.

Motele de para ödeyemediği için oradan da atılmışlar.

Ne gidebilecekleri bir yer, ne de ceplerinde para varmış.

Bir metro istasyonuna götürmüş oğlunu.

OÄŸluna, elindeki tarayıcıyı gösterip “bak bu zaman aleti” demiÅŸ, “hadi düğmesine bas ve zaman deÄŸiÅŸsin.”

Çocuk düğmeye basmış.

“Ah,” demiÅŸ, Chris, “iÅŸte zaman deÄŸiÅŸti, bak dinozorlar geliyor, hadi kaçıp bir maÄŸaraya sığınalım.”

OÄŸluyla metronun tuvaletine girmiÅŸler, “burası maÄŸara,” demiÅŸ Chris, yerlere tuvalet kağıtları serip oÄŸluyla birlikte onların üstüne oturmuÅŸ.

Oğlunu uyutmuş ve o uyurken ilk kez ağlamış.

Ertesi sabah kursa elinde “tarayıcısı”, bavulu ve bir takım elbisesiyle gitmiÅŸ, soranlara “akÅŸam bir yolculuÄŸa çıkacağım da onun için eÅŸyalarım yanımda” diyormuÅŸ.

Bir yandan da deli gibi çalışıyormuş kursta.

O akÅŸam bir kilisenin “evsizler” için olan barınağında kalmışlar.

Oğlunu uyuttuktan sonra elindeki son tarayıcının arızasını tamir etmeye uğraşmış.

Artık her sabah kursa gidiyor, bir ara koşarak bir doktor muayenehanesine gidip tarayıcı satmaya çalışıyor, akşamları evsizler için olan barınağın önünde çocuğuyla kuyruğa girip gece yatacakları bir yatak bulmaya uğraşıyormuş.

Bazı geceler barınakta yer bulamayınca metro istasyonunda kalıyorlarmış.

Bir yandan da diğer kursiyerlerin aramaya bile cesaret edemediği zengin yöneticileri arıyor, onlardan randevu alıyor, gerekirse evlerine gidip oğluyla birlikte kapılarını çalıyormuş.

Cebinde beş kuruş parası, yatacak yeri olmayan bu genç zenci bazı günler ülkenin en zengin adamlarıyla tanışıp onlarla dostluk ediyormuş.

Akşam da yeniden evsizler barınağına dönüyormuş.

Bir gün elindeki son “tarayıcıyı” satmayı baÅŸarmış.

O gece iyi bir otelde kalmışlar oğluyla birlikte.

Güzel bir hamburger yemişler.

Kurs son günlerine yaklaşıyormuş.

Ama kursun yöneticisi bu zenci öğrenciyi “ayak iÅŸlerine” koÅŸturuyor, onun diÄŸerlerine yetiÅŸmek için çabalarken bir de bu angaryalar yüzünden zaman kaybetmesine neden oluyormuÅŸ.

Bütün bunlara rağmen kursun sonuna kadar dayanmış.

Hisse senetlerini satmış.

Son gün takım elbisesini giyip gitmiş işe.

Onu son mülakata çağırmışlar.

Yönetici ona,

- Bugün burada kursiyer olarak son günün demiş.

Ve, eklemiÅŸ:

- Yarın burada bir borsa simsarı olarak işe başlayacaksın çünkü.

O anda Gardner’ın gözleri dolmuÅŸ.

- Zor oldu mu Chris, diye sormuş yönetici.

- Çok zor oldu efendim, demiş.

Ertesi sabah iyi bir maaşla işe başlamış.

Altı yıl sonra kendi şirketini kurmuş.

On beş yıl sonra şirketini milyonlarca dolara satmış.

Sonra oturup hayatını yazmış.

Yazdığı kitap bütün dünyada best seller olmuş.

Kitabından yapılan film Oscar’a aday gösterilmiÅŸ.

Şimdi artık zengin bir adam.

Bu adamın hikayesini çok sevdim.

Ne borsacı ne de zengin olmasıydı beni etkileyen.

Hayalini gerçekleÅŸtirememek için çok geçerli mazeretleri olan, çocuÄŸuyla sokaklarda yatan, aç kalan, bir yandan kendisinden çok daha iyi eÄŸitim görmüş insanlarla yarışırken bir yandan kimsenin almadığı bir “tarayıcıyı” satmaya uÄŸraÅŸan, bir gün bile çocuÄŸunu yalnız bırakmayan ve en zor ÅŸartlar altında bile oÄŸluna “yapabilirsin, yapamayanların öğütlerine aldırma” diyen bir adamın mücadele etmesinden, direnmesinden, metro tuvaletlerinde aÄŸlarken bile amacından vazgeçmemesinden etkilendim.

Bu kadar kararlı bir şekilde ne olmak istese olurdu.

Hayattan, sefaletten, açlıktan korkmaması, bir tek gün bile yakınmaması, aç yattığı gecenin sabahında “nasılsın” diyenlere “iyiyim” diye cevap verebilmesi, baÅŸaramamak için sahip olduÄŸu mazeretlerin içine saklanmaması, gerektiÄŸinde yirmi dört saat uykusuz kalması, oÄŸluna hep sahip çıkması, insanların ona hayran olmasını saÄŸlıyordu.

Kendi hayat hikayesiyle, oğluna verdiği öğüdü herkese vermiş oluyordu:

- Yapamayanlar sana da yapamayacağını söylerler, onlara inanma.

Herhangi bir şeyi yapamamak için kuvvetli mazeretleri olanlar bu adamın hayatına bir baksınlar.

Onun hayatını izledikten sonra.

Ya yapacak, ya da utanacaklardır.

Kaynak : Hürriyet Gazetesi Ahmet Altan

Leave a Reply